KAVGA VE DÜZEN

18 Nis

1 Grafik

Ekrem İmamoğlu 17 Nisan 2019 günü İstanbul İl Seçim Kuruluna giderek mazbatasını aldı ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı oldu.

Mazbata 31 Mart 2019 Mahalli Seçimleri sonrasında sayılan oyların il düzeyinde birleştirildiği tutanağa dayanarak yazılan bir belge.

İmamoğlu rakibi Binali Yıldırım’dan 13.729  fazla oy almış.

Yukarıda her iki adayın aldıkları oyları grafikle göstermeye çalıştım.

Görülen iki yeşil cubuk İmamoğlu’nun 4.169.765 oyuna karşılık Yıldırım’ın 4.156.036 oyunu temsil ediyor.

Grafiğin y ekseni 0 ile 5.000.000 arasını göstermek üzere ayarlandı.

Her iki rakibe verilen toplam oy 8.325.801 kişilik bir siyasi gövdeye işaret ediyor ve grafikteki çubukların birbirine göre durumuna bakarsak bu beden neredeyse ortasından ikiye bölünmüş bir görünüm arz ediyor.

Çubukların altındaki resimde kardeş kardeş yan yana duran iki aday kendilerine ait oy çubuklarını işaret ediyor, yani İmamoğlu’nun tepesindeki çubuk onun oy oranını gösteriyor.

Yalnızca grafiğe bakarak bu iki yarışmacıdan birini nasıl seçtik ben algılayamadım.

Doğru, fark onbinler seviyesinde ve seçim mantığına göre 1 oyluk farkın seçilmeye yettiğini biliyorum, ama çubuklar niye birbirinin aynı görünüyor?

2 Weber-Fechner_law_demo_-_dots

Psikolojik algı ile maddi gerçeklik arasındaki bağıntıları inceleyen psikofizik alanına merak salarsanız size ilk derste Weber-Fechner kanununu (1860) öğretirler.

Maddi gerçeklikteki bir farkı belli bir noktadan sonra fark edemeyebiliriz.

Örneğin, yukarıdaki resime bakarsak, soldaki 10 noktalık ve 20 noktalık kareler arasındaki fark 10 nokta, sağdaki 110 noktalık ve 120 noktalık kareler arasındaki fark da 10. Soldaki karelere bakınca hangisinde 10 nokta daha fazla var kolaylıkla teşhis edebiliyoruz, ama sağdaki iki kareyi kıyaslayınca arada 10 nokta fark olmasına rağmen fazlalık olan hangisidir üzerine yazılmasa ilk bakışta bilmek güç.

5 604px-Cain_kills_Abel

İstanbul seçim sonuçlarındaki siyasi gerçekliğin altında nasıl bir efsane yatıyor diye düşündüm.

İki rakip takım birbirleriyle kıran kırana güreşmiş ve 17 gün sonunda bir hakem bir tarafın sayıyla kazandığına karar vermiş.

İki kardeşin, Habil’le Kabil’in, kavgası aradığım anahtar olabilir mi?

Hani şu çiftçi Kabil’in çoban Habil’i öldürme vakası.

Elbette 21. yüzyıl koşullarında cereyan eden bir seçim sürecini tarafların birbirini boğazladığı bir kıyımla özdeşleştirmemiz saçma ama altta yatan gerilimi mecazi anlamda bir kardeş katli (fratricide) imiş gibi kurgulayabiliriz.

6 Remus kills Romulus

Düzen başlatıcı bir olgu olması hasebinde bir kardeşin diğerini öldürmesi efsanesi Roma Devletinin kuruluşu için anlatılır.

Dişi bir kurdun beraber emzirip büyüttüğü kardeşlerden Remus, Romulus’u katleder ve tek başına iktidarı kuşanır.

İki liderden birini öne çıkarmak üzere yapılan yarışma birbirine çok yakın oy oranları ile sonlanınca kaçınılmaz bir fratricide sıkıntısı ortaya çıkıyor.

Seçimi bir aday kazanacak (sağ kalacak), diğeri kaybedecektir (ölecektir).

Sonuçta muazzam bir kavga olur, kavganın esası bir adalet arayışıdır, yani kazanan hakkıyla kazansın, kaybeden hakkıyla kaybetsin.

Kavga sürecinin sonunda bir karar verilir, bu karar uzlaşıyı temsil eder.

Bu sürecin tamamına adalet diye itibar edilir, adalet tecelli ettikten sonra bunun üzerine mülk inşa edilebilir.

7 8383_4

Çağan Irmak’ın başyapıtı Mustafa Hakkında Herşey (2004) fratricide hakkında gördüğüm en esaslı filmlerden biri.

Mustafa, bir trafik kazası sonrası ölen karısı Ceren’in aynı arabadan sağ çıkan taksici Fikret ile kendisini aldattığını öğrenince trajik bir öfkeye kapılır, intikam amacıyla Fikret’i öldürmeye kalkışır.

Bütün bu süreçte çocukken yastıkla boğarak öldürdüğü özürlü ağabeyinin hatırası canlanır.

Seferihisar’daki fakir evleri babasızdir.

Mustafa belki kayıp babayı eve geri getirtmek veya kendine olan kısıtlı alakayı bölüşmemek için hasta biraderini hayattan dışarıya iteler.

İmamoğlu’nun takımı ile Yıldırım’ın takımı aynı gemide tayfalık yapıyor.

Beraberce oluşturdukları bütüne baktığımızda kaderleri ve çıkarları  bir birlik görünümü arz ediyor, ancak siyasi gerçeklik bir ikilik yansıtmaktadır.

Kutuplaşma diye yakınılan bu karşıtlık bir hastalık gibi anlaşılır çoğu kez ve rahatsızlık tedavi edilmek istenir.

Bu durum kanımca bir hastalık değil büyük bir enerjinin sıkıştığı bir fay hattıdır.

Daha şekillendirmek gerekirse, batılılaşma/laiklik ve muhafazakarlık/islamcılık takımları arasındaki rekabet aslında Türkiye’nin ana motorudur.

8 Hieros Gamos Bitik Vase

Hitit döneminden kalma vazonun üzerindeki motiflerden biri kutlu evlilik (hieros gamos) üzerine.

Karı koca gerdek halinde karşı karşıya duruyorlar.

Birbirini tamamlayan iki kişi kendileri kalarak birleşiyor.

Ve tabii ki ben kavga etmeyen karı koca duymadım şimdiye kadar.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Reklamlar

DELİKANLIM YEMEK YAPMAYI ÖĞREN

15 Nis

1 (22)

Yemek yapmayı öğren, çünkü ömrün boyu acıkacaksın, her gün yemek yiyeceksin.

1 Çay

Yemek yapmak kolay, hepimiz yemek yapabiliriz.

1 (3)

Bu bir beceri, hayatta kalmanı sağlar, seni sağlam yapar.

1 (6)

Cemal Süreya kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı der.

1 (7)

Hakikaten, bir saat canım sıkılmasın dersen, sofra bunun tam yeri.

1

Mutluluk ve huzur hepimizin hakkı, hayatın tadını çıkarmak elimizde.

1 (13)

Güzel tadları yavan tadlardan ayırmak elimizde.

1 (21)

Güzel yemek yaptın, al işte sıkıntın gitti.

1 (11)

Yemek yap delikanlım, öğren ve memnun et.

1 (16)

Şunu hiç mi yaşamadın: tek kişilik bir sofra misafirle şenlendi.

1 (14)

Dinle, her yemeği yaparım dersin, ama her şey kolay değil.

1 (9)

Zahmetli yemek hayal kırıklığı yaratabilir.

1 (20)

İlk yapılan güzel olmuyor, ustalık diye bir şey var.

1 (10)

Öyleyse, yemek yapmaya kolayından başla.

1 (12)

Yumurtadan başla, makarnadan, salatadan.

1 (5)

Ve her yemeğe özen göster.

1 (1)

Pişirirken şarkı çığır, zahmet azalıyor.

1 (17)

Tarife kafayı takma, ama tarifsiz de kalma.

1 (15)

Dünyanın bir ucunda ne yerler merak ettin mi?

1 (8)

Her yemek bir ilham kaynağı, bir yenilik.

1 (19)

Sofraya şaşırmak için otur, yemek sürpriz dolu.

1 (4)

Karnın nasıl doyuyor, hep düşün.

1 (2)

Balığı nasıl tuttun, sofrayı nasıl kurdun?

 

 

 

 

CUMHURİYETTE MÜTHİŞ BİR BAHAR

5 Nis

2019 yerel seçimlerinin sonuçları nerdeyse 1 Nisan şakası gibi önümüze düştü, ama çıkan sonuca şaka diyemedik.

Özellikle 31.000+ sandıklı İstanbul’da konu ciddi.

Seçmen iradesinin nasıl tecelli ettiğini anlamak için hukuk yoluna başvurmak gerekti.

Problem, Binali Yıldırım ve Ekrem İmamoğlu’nun aldığı oy oranları arasındaki farkın küçük olması.

Fark binde 6.

Bu 20-30 bin arası bir oya karşılık geliyor.

Ancak her iki adayın 4 milyon küsur oy aldığını hesaba katarsak kimin galip geldiğini saptamak kolay değil.

Evet, prensipte demokratik yöntem bir oy farkla bile bir adayın kazanmasını öngörüyor.

Yani 4.000.000 oya karşı 4.000.001 oy alan aday seçimi kazanmıştır.

Ama bu ölçümü başarabilmek o kadar kolay değil.

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) 2000 yılı Başkanlık seçimlerinde bütün siyasi sistemi iliklerine kadar sarsan bir imtihan yaşadı.

Amerikan seçim sisteminin özellikleri nedeniyle yalnızca bir eyaletten çıkacak sonuç belirleyici olabiliyor.

Demokrat Al Gore ile Cumhuriyetçi George W. Bush arasındaki yarışta kimin kazanacağı Florida eyaletinin oy sayım sonucuna kilitlendi.

Florida’da oylar yeniden sayıldıktan sonra iki aday arasında tescillenen oy sayısı farkı 537 idi.

İtirazlar durmadı.

Çözüm hukuk yolundan geldi.

Seçimin galibi Yüksek Mahkeme’de yapılan oylama sonucu 5-4 George W. Bush oldu.

Amerika’nın geçirdiği imtihan cumhuriyet rejiminin temelinde yatan kurucu ilkelerin sorgulanması olarak anlaşılabilir.

Modern devlet anlayışına göre bir cumhuriyeti kuran temeller yolsuzluk korkusu ve erdemli vatandaş arzusu üzerinde yükseliyor.

Bir başka deyimle modern bir cumhuriyette şu iki didişme hep var.

Ya olay bir yolsuzluk olmasın, hak geçmesin şeklinde bir kavga, ya da vatandaş ahlaklı, katılımcı ve özverili olsun şeklinde bir çağrı.

Bir seçim sonrasında sonuçlara ilişkin itirazların temelinde yolsuzluk kontrolü prensibi yatıyor: hak geçmesin.

Seçimlere katılımların yüksek olmasına gayret etmek erdemli davranan yurttaş sayısını maksimize etmeğe çalışmak olarak anlaşılabilir: haydi herkes sandığa!

Yani yüzde 84 katılımlı İstanbul seçimi hakkında çıkacak adil karar rejimin temel ilkelerini sınamak anlamına geliyor.

Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu’nun bakiyesidir.

Osmanlı Devleti’nin 19. yüzyılda uzun süren çileli çöküşü boyunca gerek iktidar gerek aydınlar arasında bir kurtuluş formülü arandı.

Bu formül İslamcılık, Türkçülük ve Garpçılık akımlarının işaret ettiği gerilimleri çözmeliydi.

O zamanki iktidar en önemli fay hattının İslamcılık ve Garplılaşma arasında olduğunu saptadı.

Bu nedenle memleketi diriltecek siyasetin din ve fen diye kristalize edeceğimiz bir eksen üzerine inşa edilmesini düşündü.

Rejim anayasal monarşi ile son buldu.

Yeni kurulan devlet kendini cumhuriyet olarak 1923’de beyan etse bile demokrasiye geçiş 1946’ya kadar beklemek zorunda kaldı.

Memleketi yükseltecek kampanyanın temel formülü artık yalnızca fen diye özetleniyordu.

İslamcılık ve Garplılaşma arasındaki gerilim yeni rejime bir kavga olarak miras kaldı.

1946 seçimleri için şaibeli deniyor, cumhuriyet rejiminin kurucu ve tek partisi hile yapmış.

Demokratik sistemin müsaade ettiği yeni parti günahıyla sevabıyla 1960’lara kadar gelebildi, ama liderinin yok edilmesine engel olamadı.

İşte deniyor ki demokrasiye geçiyoruz derken 1946-1961 yaşanan travma halk kesimlerinde derin bir güvensizliğe ve haksızlık algısına sebep olmuş.

Oysa halk Kurtuluş Savaşında gösterdiği muazzam özveri nedeniyle en azından erdemli vatandaş kategorisinde kendine rejimde dayanak bulabiliyordu.

1961’den sonra yakın tarih bize askeri darbeler, siyasi çalkantılar ve giderek artan bir kutuplaşmayı anlatıyor.

2000’li yıllardan itibaren ilginç bir şey oldu.

Bu haksızlığa uğruyorum diyen kesim siyaseten iktidara geldi.

2002’den bu yana günahıyla sevabıyla iktidar oldular.

Şu an iktidar ellerinde iken önlerinde İstanbul’u kim kazandı sorusuna yanıt verecek bir imtihan duruyor.

Eğer Ekrem İmamoğlu kazandı denilebilirse bu cumhuriyet için bir milat olur.

Yani 2019 baharı sancılı mancılı ama büyük bir fırsata gebe.

 

 

 

 

 

KILL ALL NORMIES

18 Mar

51evtck75zL._SX322_BO1,204,203,200_

Brenton Tarrant şahsi ideolojisini anlattığı 74 sayfalık bir manifestoda kendisini eko-faşist olarak tanımlıyor.

Bu kişi 15 Mart 2019 Cuma günü Yeni Zelanda’nın Christchurch kentinde iki camide 50 kişiyi otomatik silahlarla tarayarak öldürdü.

Katliamı kaskına taktığı GoPro benzeri bir kamera aracılığıyla internet üzerinden 17 dakika canlı yayınladı.

Bu video viral oldu ve digital yayılımı uzun müddet engellenemedi.

Manifestosuna bakanlar bu adam beyaz milliyetçisi diyor.

Beyaz milliyetçiler Donald Trump’ı iktidara getirenler arasında en etkili organizasyonlardan biri.

Bu siyasi oluşumun son yıllardaki yükselişi Kill All Normies başlıklı kitapta müthiş anlatılıyor.

Kitabın yazarı Angela Nagle.

Nagle feminizm karşıtı hareketler internet platformlarında nasıl örgütleniyorlar diye araştırma yaparken daha geniş bir perspektiften bakınca beyaz milliyetçi söylemin baş döndürücü yükselişine tanık oluyor.

İnsanlar nefretlerini anonim kimliklerin arkasına saklayarak internet platformlarında organize oluyorlar.

Kendilerine hasım seçtikleri kişileri öyle bir sıkıştırıyorlar ki bunların bazıları intihar ediyor.

Bir sosyopatlar topluluğu havası var.

Kitabın başlığında yer alan Normie terimi internette organize olan bu öfkeli ve nefret dolu, yıkıcı insanların kendi gibi olmayan ve aşağı gördüğü insanlara taktığı lakap.

Yani bunlar koyun demek gibi bir şey.

Angela Nagle kitabın bir yerinde siyasi kimliğini feminist diye beyan etmesine rağmen analizini siyasi bir kavga verir gibi değil de bir antropolog titizliğiyle yapıyor.

Beyaz milliyetçiler Amerika’da en güçlüler ama internet örgütlenmesi nedeniyle aslında her yerdeler.

Son katliamın geçekleştiği Yeni Zelanda dünyanın ana merkezlerine uzak, kendi halinde, müreffeh bir ülkeydi.

Christchurch katliamcısı cinayetler başlamadan 9 dakika önce manifestosunu Yeni Zelanda Başbakanlık ofisine gönderiyor.

Katliamı canlı yayınlıyor.

Normie’leri koruması gereken devlet seviyesi oluşumlar terörist saldırıları engelleyemiyor ve yetişemiyor .

Bir hazırlıksızlık, bir şaşkınlık hali var.

Kanımca hayatta kalmak için etrafımızda ve özellikle internet platformlarında ne olup bitiyor öğrenmemiz iyi olacaktır.

O nedenle Nagle’in tanıklığını yararlı buldum.

 

 

 

PARMA

12 Mar

1 Parma horsemeat

Ay ben bunu böyle yiyemem, biraz pişirin diye gönderdiğim çiğ kıyma mutfağa hızla gidip geldikten sonra bile pek pişmiş görünmüyordu. Gerek garsonlar gerekse yan masada oturan Parma’lılar bu yemeğin başka türlü yenmesinin bir çeşit kültürel günah olduğunu düşündüklerinden olsa gerek yeme usulünü özenle tarif edip cesaretlendiren gözlerle takibe başladılar. Yiğitçe bir parça ekmek kopardım, üzerine bir lokma et oturttum, limon, tuz ve zeytinyağı sepeleyip lokmayı yuttum 🙂 .

Kuzey İtalya’da at eti tüketiliyor. Tamam. Bu etin tencerede, tavada pişirilen normal formları var. Tamam. Ancak Parma’daki at eti yemeği oraya özgü, çiğ yenen geleneksel bir yemek. Adı da pesto di cavallo. Pesto sözcüğü ezmek veya havanda dövmek fiiliyle alakalı. Cavallo da Italyanca at demek olduğuna göre pesto di cavallo tercüme edersek düpedüz at ezmesi demek.

2 DSCF1834

Şükür ki yerel olsun diye ısmarladığım ikinci yemek, çiğ at eti bozgununu ziyadesiyle telafi etti. Tortelli d’erbetta içine peynir (ricotta, tatlı lor) ve ot (pazı, ıspanak, ısırgan otu veya kırmızı pancar) konarak hazırlanan bir çeşit mantı. O öğlenki cesaret ve merakımla Ristorante Gallo d’Oro’dan (Via Borgo Salina, 3 – 43121 Parma) bir kültür sertifikası hakkettim sanıyorum.

3 Parma

Aslında yediğin içtiğin senin olsun, gezip gördüklerini anlat denir ama nedense bu anlatıya tersinden başlamış oldum. 1

Baştan alalım, nasıl geldim buraya?

O gün Bologna’da 1 Mayıs İşçi Bayramıydı. Sokaklar ve meydanlar kutlamalar için kapatılacaktı. Bologna’nın lakabı kızıl ya, kalabalık başlamadan trene atladığım gibi soluğu Parma’da almıştım.

4 DSCF1773

Parma Katedrali (Duomo di Parma) ve yanındaki Vaftizhane (Battistero di Parma) ilk ziyaret edilecek noktalar. Katedrale giriş ücretsiz ama Vaftizhane ve fotoğraf çekerken arkamda kalan müze (Museo Diocesano) için bilet alıyorsun.

5 DSCF1796

Vaftizhane, yapımı 1196’dan 1270’e süren ve romanesk tarz mimari ile gotik mimari arasında köprü kuran bir orta çağ binası. Pembe renkli Verona mermerleriyle inşa edilmiş. İçeri girince ortada vaftiz havuzu, yüksek bir kubbe ve tavandan tabana çepeçevre işlemeler, heykeller ve freskler göze çarpıyor.

6 DSCF1792

7 DSCF1784

8 DSCF1786.jpg9 DSCF1793

Böyle anıtsal ve ansiklopedik sembollerle dolu yapıları görünce aklıma hep mağara resimleri ve horror vacui kavramı geliyor. Hani tarih öncesi zamanlarda mağara duvarlarına çizilen resimler vardır. Bunlar ne maksatla yapıldı diye düşünüldüğünde süs içindir, dekoratiftir denmiş ilkin. Ancak sonradan, bunlar şamanlar tarafından ayin ve eğitim maksadıyla yapılmıştır kanısı güçlenmiş. İşte Parma Vaftizhanesi’nin boydan boya işli duvarlarına bakınca en eski sanat yapıtlarının mantığının hala geçerli olduğunu düşündüm. Efsane anlatıcan, hikaye anlatıcan, propaganda yapıcan, ideoloji kavratıcan, mağaradan beri hep aynı şey.

9a CAPPELLA_SISTINA_Ceiling

Horror vacui de boşluk korkusu demek, yani resim yapılan veya yazılan bir yüzeyin her tarafını doldurmaya çalışmak. İsraf olmasın veya daha çok şey anlatılsın diye böyle yapıldığı söylenebilir, ama niye yani bütün duvarları en tepeden en dibe doldurmaya çalışırsın?

Yanlış anlaşılmasın, bu eleştirdiğim veya küçümsediğim bir şey değil ama söylemem lazım ki bu hep dikkatimi çekiyor 🙂 .

Boşluk korkusu. Düşünelim bir. Ne yapıyoruz şu an, habire selfie çekip duruyor muyuz? Dakikada bir facebook, instagram veya twitter? Hatta üşenmeden bu blogu yazıyor muyum? Acaba niye sizce 🙂 .

10 DSCF1803

Parma Katedrali hep kalabalık, ziyaretçiler akın akın geliyor. Burası için Stendhal’in meşhur romanı Parma Manastırı’na adını veren yapıdır diye otomatik düşünürdüm, ama romanı okumuş olsaydım Parma Manastırı’nın Parma Katedrali ile alakası olmayan hayal mahsülü bir yapı olduğunu bilirdim (belki). Parma Manastırı’nda Stendhal anlattığı mekanı öyle bir canlandırmış ki -öyle diyorlar- Parma’ya gelen pek çok edebiyat meraklısı nafile yere Parma Manastır’ını arar olmuş. Hatta bu beklenti öylesine yoğunmuş ki Parma ve civarındaki bazı yapılar Stendhal’in kurgu Manastır’ına namzet olarak gösterilir olmuş.

11 DSCF1814.jpg

Katedralde sunağa doğru yürürken kubbe görününce heyecanlandım. Bu kilise Assumption inancına adanmış bir mabed. Katolikler ve bazı başka hristiyanlar Hz. Meryem ölünce fiziksel bedeninin göğe çıkarıldığına inanıyor. Bu inancı Parma Katedrali’nin kubbesinde tasvir eden bir rönesans sanatçısı var, adı Correggio. Aslında bu kubbedeki ve takiben anlatacağım bir kaç başka yerdeki Correggio fresk’lerini görmek için geldim Parma’ya, çünkü başka yerde görme şansım yok.

Italyan Rönesansına özel merakım var. Epeydir tablo, eser, mimari baka baka bazı sanatçıların işleri benim için bir zevk meselesi haline geldi, takım tutar gibi takip ettiğim sanatçılar var. Bir Mantegna, bir Tintoretto, bir Piero della Francesca veya bir Masaccio’nun eserini incelemenin verdiği estetik doyum başka.

Hele Correggio, o Correggio yok mu!

10b IO and Jupıter.jpg

Hemen tanıştırayım! Yukarda Viyana Sanat Müzesinde yer alan meşhur Io ve Jupiter tablosundan bir ayrıntı ve küçük vesikalıkta da ressamın kendinin bir portresini görüyorsunuz.

12 DSCF1810.jpg

Kubbenin tam altına geldim, pozisyon alıp bir yarım saat kadar bu fresk’i inceledim.

Yok böyle bir şey yav!

Şöyle anlatayım. Bir resim genellikle bir duvara veya tabloya boyanır, değil mi? Düz yüzey. Ama Correggio Hz Meryem’in göğe alınma olayını bir kubbe içine, toparlak bir yüzey içine çiziyor. Fotoğrafa bakın, en tepede ayakları sallanarak yükselen şahıs göğe çekilmekte olan Hz. Meryem olsa gerek. Sonra aşağı tarafa doğru yani içbükey yüzeyin dışına doğru kat kat alemler sarmal bulutlar biçiminde resmedilmiş. Komposizyon öyle bir tasarlanmış ki sanki bütün bu göğe çekilme olayı vuku bulurken, Correggio gelmiş aşağıdan o anın fotoğrafını çekercesine fresk’i kondurmuş.

Yıl 1526 ile 1530 arası. Leonardo da Vinci daha yeni 1519’da rahmetli olmuş, Michelangelo Sistin Şapel’in duvarına Last Judgement’i 1534’de boyayacak. Yani Correggio zamanının çok çok ilerisinde, bunun sırrını anlamak zor.

13 DSCF1850.jpg

13a DSCF1859.jpg

Parma Katedrali’nden çıkıp arka sokaklardan yürüyerek San Giovanni Evangelista kilisesi kubbesindeki bir başka Correggio fresk’ini görmeye gittim. Bu eser Katedral’dekinden daha önce yapılmış (1520-1522) ve Aziz Yuhanna’nın Patmos’taki Vizyonu konusunu anlatıyor. Katedral fresk’i daha karmaşık ama teknik ve tasarım olarak bu fresk de sanatçının olağandışı seviyesinin bir başka kanıtı.

14 DSCF1816.jpg

15 DSCF1828.jpg

Correggio’nun iki kilisedeki kubbe fresklerini gördükten sonra istikametimi Pilotta Sarayı kompleksine çevirdim. Mümkün olduğunca sokak aralarından yürüyerek kentin sanat ve kültür merkezi diyeceğimiz kampüse ulaştım.

18 DSCF1864.jpg

Bu bina İkinci Dünya Savaşı sırasında bir miktar zarar görmüş olsa da savaş sonrası onarımlarla epey bir kullanılır hale gelmiş.

Müzeler kısmına girmeden merdiven sahanlığından binanın altından geçen taştan örülü pasajın heybeti güzel anlaşılıyor. Binaya girmek için toprak seviyesinden bu kadar yukarı çıkmış olmamızı hemen yakındaki Parma nehrinin taşkınlarına karşı bir önlem olarak yorumladım, ama alakasız bir mimari sebep de olabilir, güvenlik kaygıları mesela.

Bu komplekste bir kütüphane, bir tiyatro, bir sanat müzesi ve bir de bir arkeoloji müzesi yer alıyor. Arkeoloji müzesi, eh işte, bir kaç parça bir şey var, ziyaretimin son kısmında şöyle hızlıca bir baktım (çünkü bunların hepsini ziyaret etmemi sağlayan kombine bir bilet almıştım).

19 DSCF1865.jpg

19a Books.png

20 DSCF1877.jpg

Kütüphane denince aklım gittiği için ilk girdiğim yer Biblioteca Palatina oldu, yani Saray kütüphanesi. Raflara dizili eski kitaplar, huşu içinde çalışan talebeler, müdavimler, saray mimarisinin gönendirdiği okuma salonları filan derken öyle bir kaptırmışım ki kendimi birden dehliz gibi iç odalarda, arşiv raflarında kayıp buldum, ama telaşlanmadım. Yav bir gün kaybolursam, yitip gidersem, benden bir daha haber alınamazsa işte bu günkü kayboluş o kayboluşa bir misal olsun dedim. Neyse sonunda birine rastladım da, şahıs beni mahzenlerden çıkarıp tekrar yeryüzüne getirdi 🙂 .

Sanat müzesinde Parma Okulu denilen ressamlar grubunun resimleri var. Correggio denen dahiyi daha önce zikrettim ama yeri gelmişken Parmigianino’dan bahsedeyim.

20a Parmigianino_Selfportrait.jpg

Yukarda Parmigianino’nun konveks aynaya bakarak yaptığı öz portresi görülüyor (kaynak: wikipedia). Hocası Correggio gibi alemi bambaşka bir prizmadan izleyen başka tür bir şahıs. Parma bunlardan iki tane çıkarmış.

21a DSCF1896.jpg

Parmigianino’nun Türk Cariye (Schiava Turca) tablosu fotoğraf çekme tahditi olmadığı için insanda deklanşöre basma arzusunu tetikliyor 🙂 (Roma ve Floransa’da müzeler çok kıskanç, nerede bu fotoğraf çekme hürriyeti).

21c DSCF1878.jpg

Teatro Farnese Barok tiyatro mimarisinin güzel bir örneğiymiş. Tiyatro tarihinde önemli bir yeri var. Savaşta epey hasar görmüş ama bugünkü haline gelmesi için büyük çaba sarf edilmiş.

21d DSCF1884.jpg

Bu tiyatronun yan koridorunda Pilotta Sarayının envanterine 1839’dan beri kayıtlı bir Leonardo da Vinci çizimiyle (La Scapigliata, 1508) karşılaşmak sürpriz oldu.

23 DSCF1845.jpg

24 DSCF1848.jpg

25 DSCF1754.jpg

Yine sokak aralarından geçerek eski San Paolo Manastırına vasıl oldum.  Üstteki fotoğrafta çıkmaz bir sokağın dibinde yer alan manastır girişi görülüyor. Burada Correggio’nun üçüncü önemli eserini göreceğim. Kapıdan bilet aldım ve manastır binası içindeki özel odaya (Camera di San Paolo) girdim.

26 DSCF1907.jpg

Correggio bu freskleri 1519’da yapıyor. Yani kronoljik sıralama yaparsak ilk burası, ikincisi San Giovanni Evangelista kubbesi ve üçüncüsü Parma Katedrali’nin kubbesi. Eserleri bu sırayla görürseniz sanatçının yıllar içinde olgunlaşmasına tanıklık edebilirsiniz.

27 DSCF1916.jpg

Küçük melek resimlerine yakından bakınca ressamın yanılsama tekniğini icra etmede olağandışı bir yeteneği olduğu farkediliyor. Birbirleriyle oynaşan küçük melekler arka taraftaki göksel mekanı çerçeveleyen oval pencere pervazından neredeyse içeriye, yanımıza atlayacaklar.

28 DSCF1931.jpg

En altta göz hizamızda kalan yarım aylar içine boyanan heykeller üç boyutlu heykel görünümü vermelerine rağmen aslında bir yüzey üzerine çizilmişler.

29 Parma satellite.jpg

Parma’ya giderseniz şu uydu haritası size bir fikir versin. Haritada 1 numara ile işaretli tren istasyonundan çıkıp nehre paralel caddeden merkeze yürüdüm. Gezdiğim noktaları haritada sıralarsam Pilotta Saray Kampüsü 2 numarada, San Paolo Manastırı 3, Parma Katedrali 4 ve San Giovanni Evangelista Kilisesi 5 numarada yer alıyor. Yemek ve alışveriş için 6 numara ile gösterilen Piazza Garibaldi etrafı uygun.

 

 

 

 

 

 

TOLEDO

28 Şub

1 Toledo Map

Madrid Atocha istasyonundan bindiğim hızlı tren 33 dakikada beni Toledo’ya getirdi (14 euro).

2 Toledo Tagus

Tepedeki kocaman Alcazar binasının arkasında kalan Zocodover meydanında belediye otobüsünden indim (foto: wikipedia).

3 Toledo Atrium

4 Toledo Atrium

Kaldığım daire turistler konaklasın diye dönüştürülen tarihi  konakların birindeydi, avlusu balkondan böyle görünüyordu.

Endülüs Emevilerinden kalma mimari mirasın bir örneği diyebiliriz.

5 Toledo Special 7

Turistler yazın sıcaklamasın diye bazı ana sokakların tepesine perde germişler.

6Toledo Special 5

Toledo’nun kendisi, şehrin tamamı bir sanat eseri adeta.

7 Toledo Streets 3

Dolaşmaktan yoruldum, belim koptu diyorum ama niyeyse doyamadım.

8 Toledo Streets 9

Adım attığın her nokta sanki kozmik bir gergefte özenle, gururla işlenmiş bir kanaviçenin içinde dolaşıyormuşsun hissi veriyor.

9 Toledo Special 8

Allahım o daracık sokaklar!

Araba geçsin diye sırtımı duvara bastırıp bekledim sakin sakin.

Arada bir de gözümü yumdum 🙂 .

10 Toledo Special 3

Güzel olan, millet oturuyor ya bu evlerde, bu labirent mahallelerde.

11 Toledo Special 4

Ama böyle yerde çarşı, süpermarket filan beklemiycen.

Evlerin zemin katındaki bakkallardan (yukarda biri görülüyor) alışveriş ede ede gezdim.

Meyvesiz duramıyordum.

12 Toledo Special 2

Güneş elini sokağa daldırırken sabah serinliğinde,  hayret, durup sıkılmadan izliyorsun.

Nefes alıp verişin ışıl ışıl oluyor.

13 Toledo Cathedral Building

Bir sürü katedral gördüm daha önce ama dünyaca ünlü Toledo Katedrali’nin bendeki tadı ayrı olacak (foto: wikipedia).

Sanıyorum şehrin güzelliği efsunladı beni, gözümü bağladı

Böylesine güzel bir varlığın elleri kusurlu olabilir mi?

DSCF8090

14Toledo Cathedral Mary

Halk bu Meryem ve İsa heykelini çok seviyormuş.

15 Toledo Cathedral Sculptural Relief

17 Toledo Cathedral 1

Nadir rastlanır kalitede audio-vizuel rehberi sabırla sonuna kadar dinleyerek bu her köşesi mücevher gibi işlenmiş mabedi zevkle dolaştım.

18 Toledo Cathedral El Greco

Katedralin Sakristan’ında El Greco’nun en meşhur tablolarından biri yer alıyor, El Expolio (İsa’nın Soyundurulması).

Bir yerde Toledo ile karşılaşsanız ve o kartvizitinde kendini Domenikos Theotokopoulos nam-ı diğer El Greco diye takdim etse, olur.

19 Toledo_Museo_del_Greco

Belli başlı tabloları dünyanın büyük müzelerine dağılmış olan El Greco’nun Toledo’da nispeten mütevazi bir müzesi var.

Eski Yahudi mahallesinde zamanında ressamın yaşadığı meskene yakın bir konağı müzeye  dönüştürmüşler (foto: wikipedia).

20 El Greco 3

Bu çok meşhur bir tablo değil ama El Greco’nun imzasını güzel yansıttığı için özel ilgilendim.

21 El Greco 4

Yukarda imzası görülen Domenikos Theotokopoulos Girit adasında kiliselere ikona boyamakla kariyerine başlar.

Yüksek Rönesans’ın zirvesinde tavsiyeyle İtalya’ya gelir, ama orada tutunamaz (dendiğine göre Sistin Şapel’de bazı kesimlerin rahatsız olduğu Michelangelo fresklerine ben bunları daha iyi boyarım demeye cüret etti diye kovulmuştur).

İspanya’ya taşınır ama uğraşmasına rağmen İspanya Saray’ının da ilgisine  mazhar olamaz.

Ona hakkettiği alakayı Toledo’lular gösterir.

El Greco da Toledo’ya taşınır ve orada ölür.

22 El Greco extar - 2

Müzedeki en kıymetli eserlerden biri El Greco’nun St. Peter’i tasvir ettiği tablo.

Sol elinden sallanan anahtarlar azizi bize tanıtıyor.

23 El Greco extar - 3

Sanatkarın ne yaptığını daha iyi takdir edebilelim diye tablonun ayrıntısını koyuyorum.

El Greco’nun önemi kendi döneminden 400 yıl sonra anlaşılabiliyor.

24 El Greco 6

Müze binası yalnızca sanat artefaktlarından ibaret değil, burayı düzenleyenler Toledo’daki evlerde hayat nasıldı onu da anlatmak istemişler.

Müzenin mahzenine severek indim.

25 El Greco 5

Bahçesi, avlusu, evin içi derken o zamanlar ev hayatı nasıldı epey bir fikrim oldu.

Endülüs mirası müdeccen süslemeler bana Cordoba’yı, Granada’yı hatırlattı.

26 Santa Cruz Museum Toledo 1

Arap mirası deyince Santa Cruz Müzesinin avlusundan bahsetmeden geçmiyeyim.

Burası da Kent Müzesi diyebileceğimiz bir yer, fena değil (benim gibi meraklı birisi için fevkalade 🙂 ).

27 Food Mazapan 3

Toledo badem ezmesiyle meşhur.

Yerel adı mazapan (Avrupa’nın marzipan diye bildiği şey).

28 Food Mazapan 2

Kiloma dikkat etiğim için çok abur cubur yemedim ama şehrin spesiyalitelerinden biri olan mazapanlı ekmeğe de dayanamadım.

Bu sefer de damağım ışıl ışıl oldu.

 

 

 

 

 

 

RAVENNA

27 Şub

1 ItalyRavenna

Bu günübirlik bir gezi.

Bologna’yı ziyaret ediyordum, bir günümü Ravenna’ya ayırdım.

2 ravenna1

Bologna ana istasyondan Ravenna’ya tren bileti 8 euro.

Yolculuk 40 dakika sürüyor.

Ravenna’ya varınca trenden inip ana caddeden tarihi merkeze yürüdüm.

3 Dante ravenna

Buraya gelişimin iki ana sebebi var.

Biri Dante.

Yukardaki fotoğrafta duvarda resmi görülen adam.

4 Dante Tomb exterior

Dante siyasi bir  sürgün.

1321 yılında Ravenna’da  ölüyor.

Bugün her yaştan talebe ve turist türbesinin kapısında kuyruk.

5 Dante Tomb Garden

Sonradan Floransa’lılar pişman olup Dante’nin naaşını memleketine nakletmek istiyorlar ama Ravenna’lılar hayır o bizim evladımızdır diyor, vermiyor.

Türbenin bahçesindeki tümseğin altındaki plaket diyor ki merhumun kemikleri burada gömülüdür.

6

7

Şehrin tarihi dokusu bir içim su.

9

Buraya gelişimin ikinci sebebi de Bizans mimarisi ve mozayikleri.

Roma Devleti batıda çöker, kuzeyden Cermen kavimlerinin istilasına uğrar.

Devletin doğuda kalan kısmı ki çok sonra Bizans İmparatorluğu diye anılacaktır, ayaktadır.

Doğu Roma İmparatoru Konstantin zamanında batı tarafı kısmen tekrar ele geçirilir ancak siyasi merkez Roma şehri olamayacaktır.

Yerine Ravenna şehri siyasi ve dini merkez ilan olunur.

Böylece Roma Devleti bir müddet daha İtalya yarımadasında soluklanabilmiştir.

Bugün o dönemin hatırasını yad eden kilise ve mozayikler UNESCO Kültür Mirası Listesinde.

1112

Listede ziyaret edilebilecek sekiz yer var.

Bunlardan en bilineni Ana Kilise San Vitale ve mozayikleri.

İç mimari azametli ve mozayik tasvirlerin sanatsal ayrıntısı baş döndürücü.

13

Kubbeler hayli yüksekte kaldığı için ayrıntıları temaşa edebilmek üzere dürbünüme el attım.

14

Soldaki kubbe ana yapıya çok sonraları ilave edilmiş ama orijinal mozayiklerin değerini anlamamız için bir ölçü veriyor.

14a

Hem desen hem tasvir ve hem de bir mimari içinden sunulma sıkıntısını bir araya koyunca bunları yapan ustalara şapka çıkardım.

1516

İmparator Justinian ve karısı Theodora’yı tasvir eden karşı karşıya bu iki mozayik, bunları inşa ettiren haşmetli devletin propagandasını yapıyor.

17

San Vitale’nin bahçesinde imparatorlardan birinin kızı olan Galla Placidia’nın mozolesi yer almakta.

18

19

20

Burası daha küçük bir yer ama mozayiklerin ayrıntılarına, sanatsal dokunun değişik unsurlarının birbirleriyle etkileşimine daha yakından tanık oldum.

Yukardaki son fotoğraf Cennet Bahçesi denilen deseni gösteriyor.

21

Işık uygun gelirse mozayik renklerinin canlılığı daha iyi anlaşılıyor.

24

Şehrin daha yeni kesimleri bile zevkli ve ilginç bir mimariyi yansıtıyor.

24a

Çarşıda güzel lokanta arıyorken restore edilen binaları maskeleyen sunta plakalara bile özenildiğini görünce sağolun Ravenna’lılar dedim içimden.

Ama cebimdeki listede iki esaslı lokanta ismi olmasına rağmen öğle yemeği vaktini kaçırdım.

Saat ikiye kadar yedin yedin, yoksa o lokantaya artık oturamıyorsun, öğle servisi bitiyor 😦 .

Mecburen sandviçle idare ettim.

25

Fotoğrafta görülen kilisenin Vaftizhane’sinde mozayikler var.

26

İçeri girince başımı bir kaldırdım, kubbe pek yüksek.

27

Dürbün ve de fotoğraf  makinasının lensini değiştirerek Vaftizci Yahya’nın Hz. İsa’yı vaftiz ettiği tasvire daha yakından bakabildim.

28

Bu da azizlerin bir kısmını gösteren tasvirler.

Bütün bu mozayikleri kapsamlı anlatmaya kalksan herhalde cilt cilt kitap uzunluğunda bir şey olur.

29

Son olarak da Ariusçuların Vaftizhanesinden bahsedeyim (Battistero degli Ariani).

Bu mozayikler nispeten erken hristiyanlık döneminde yapılmış.

Cermen kavimler İtalya’ya hakim olmuşlar demiştim.

Bu kavimler arasında Ariusçu mezhep yaygın, kilise içinde bu mezheple büyük  bir kavga hüküm sürüyor, Roma Devleti tekrar hakim olsa bile bu kavgayı gözetmek zorunda.

Yani demem o ki bütün bu sanatları biraz erken dönem hristiyanlık tarihi ışığında incelemek gerekebilir.

31

30

Mesela tasvirlerde İsa’nın gençliği, vaftizi gibi ifadelerin ön plana çıkması, bahçeler, geyikler, dik duran adamlar, bir devlet erkanı havası başka türlü bir din algısı karşısında olduğumuzu hissetiriyor.

Her neyse bu konu da ciltler değil kütüphaneler dolduran çileli bir mevzu olsa gerek 🙂 .

Akşama trene atlayıp Kızıl Bologna’ya geri döndüm.