EVLİYA ÇELEBİ

13 Ara

ölürken son sözü
ah kafesim
olmuş
ya seyahat demiş diye
biliriz
dili sürçmüş
ya seyahat resulallah
ne orijinal di mi
bir yanlışlık
koca bir hayat
dile kolay
ömrün bir oturuş
mu
hep bir dönüş mü
bahçedeki incir ağacı
seyahat orijinal
di mi
orijinal çünkü bir kere eşikten
dışarı adım attın mı
bir kere yeryüzünü
arşınlamaya başladın mı
sanırsın dönmemecesine
ama eşikten çıktığın an
eve dönüş başlar
yol, ev üzerinedir aslında
orijin üzerine
ocağındaki incir
dikilmiş maalesef
güzergahındaki her nokta
tanıdık
dil tanıdık, evin dili, evin çağrısı
orijini yeniden yeniden bulmak
demek yol
yenilikler mi
yeni çünkü evinin gölgesi
düşmüş üzerine
orijinalin şarkısı
sokaklar, yemek, doğa
insanlar
şehir
orijinal
tanıdık sanki
çünkü evin sanki
evinin gölgesi düşmüş üzerine
ocağın tütüyor
ah evliya
ah
her yer orijinal di mi
her yer tanıdık her yer ev
dünya ev
gitmek aslında dönmek
tanıdık aslında
dünyaya girmek
dönmek demek
tanıdın mı evliya
seyahat orijinal
di mi
bir alışkanlık bir pekişme
bir benimseme
evinden çıkabildin mi
seyahat
evini çoğaltmaktan
ocağını daha benimsemekten
dönmekten
başka nedir

-Hulusi Çınar

RUH İKİZİ

13 Ara

Bir doğduk, pire doğduk
Hepimiz bir ve pire olduk
Birinin kaderi kan ve kemik
Öteki hava ve delik
İsimler aynı
Eller aynı başı okşar
Biri ve öteki aynı
Sen gürbüz
O kuytuya sevdalı
O görünmüyor
Aynı sen ama
varlığı muamma
Unutma onu
Kulağında sıcak bir öpücük
O öpüyor
Avunursun
Öpücük sıcak
Sızı biter
Yalnız değilmişsin
Varlığı delik ama
Görünmüyor
Belki senin bakışın başarısız
Hep unutuyorsun
Belki ondan
Tıngır mıngır büyüdünüz
İhtiyaçlar büyüdü
O bir arpa boyu büyüdü
Öyle durdu
Kurbanlık
Çıksın kuytudan
Demedin
Ölmesin ama
Ne güzel
Yine de haberler kötü
Terk yakın
İhmal mı intikam mı
Muamma
Ama terk
Birinin kaderi
Bir yorgan terk
Dur bekle
Kurban olurum
Bekle

-Hulusi Çınar

PADUA’DAN VENEDİK’E TEKNE GEZİSİ

6 Ağu

1 burchiello cruise map

Sabah sekiz gibi Padua şehrinin nehir iskelesi Portello’dan kalktık.

Hedef, Brenta Kanalını gün boyu dolaştıktan sonra akşam beş buçuk gibi Venedik’e inmek.

Fotoğrafta Il Burchiello denen teknemiz görülüyor.

Bölge sulak ve tarıma elverişli olduğu için buranın su yolları on altıncı yüzyıldan itibaren kanallarla ıslah edilmiş.

Zamanla civarın soyluları ve zenginleri özellikle Brenta Kanalı kıyısına yerleşiyor ve Padua ile Venedik arasında Brenta Riviyerası denen yazlık yerleşim birimi oluşuyor.

243

Tur hayli kalabalık, rehberimiz Silvia dört dilde anlatıyor.

Daha iskeledeyken Massimo isimli bir Roma’lı ile ahbap olduk.

Mussolini’nin kurduğu EUR semtindenmiş.

5

6

Kanal boyunca Stra, Dolo, Mira, Fusina gibi küçük şehirler arasında eski yeni evler ve villalar sıralanmış.

7

Venedik tarzı villalar arasında ilk uğrağımız Villa Pisani oldu.

Bugün milli müze programı içinde yer alan bu saray geçmişte Venedik doge’ları ve nüfuzlu aristokratlar dahil pek çok muktedir takımına ev sahipliği yapmış.

8

Tekne grubumuz olarak sarayın avlusuna yakın toplanıp ilk bilgileri aldık.

9

10

Sonra sırasıyla salondur, yemek odasıdır, oturma odasıdır turistlere açık odaları gezdik.

12

11

Zenginin malı züğürdün çenesini yorar misali muhteşem balo salonlarında tavana bakakalmışız 🙂 .

13

Her yer ihtişamlı köşk, saray değil tabi ki, bizden insanların oturduğu mekanlar çoğunlukta.

14

İkinci durağımız on sekizinci yüzyılda inşa edilmiş Villa Widmann oldu.

15

16

Ben bu villayı daha mütevazi, daha bir ev gibi buldum.

Sonuçta ev dediğin bir barınaktır, sığınaktır.

Evin boyutu insan boyutlarıyla uyumlu olunca rahat ediyor insan, huzur duyuyor.

17

Karşıdan aynı şirketin Venedik’ten kalkmış teknesiyle selamlaşıyoruz.

18

Son durağımız Villa Foscari, nam-ı diğer La Malcontenta.

Güya bu ev lakabını, La Malcontenta, bir kadından alıyor.

Evin beyi karısından hoşnutsuzdur, onu cezalandırmak üzere bu eve kapatır.

20

Yeri geldi söyliyeyim, bu günübirlik tekne turu fikrini Villa Foscari üzerine elime geçen bir kitap üzerine edindim.

Meşhur mimar Palladio’nun inşa ettiği bu yapının güncel sahibi Venedik’li Foscari ailesine mensup Antonio Foscari.

Onun bu villanın freskleri üzerine yazdığı kitaba hayran kaldım.

19

Rehberimiz Silvia da işini ciddiye alan müthiş bir profesyonel çıkmasın mı?

Yapının tarihi ayrıntılarını elindeki gravürlerle filan anlatınca dörtköşe olmuşum 🙂 .

21

La Malcontenta bir Palladio binası olduğu için UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi’nde yer alıyor.

22

İçerde fotoğraf çektirmiyorlar, herhalde koruma maksatlı, dolayısıyla Foscari ailesinin kurallarına uydum (yani genellikle).

23

Bahçesiyle, at tavlasıyla bugün de içinde yaşanan bir bina burası.

Aile özellikle yazın bir süreliğine gelip kalıyorlarmış burada.

Ahbap olduğum Alman çiftin adamına, ‘millet de ne biçim yaşıyor be birader?’deyip göz kırptım 🙂 .

24

Üçüncü villadan sonra başka durak kalmadı.

Evler, villalar, mahalleler yerini verimli tarlalara bıraktı.

25

Son havuza girip teknenin lagün seviyesine inmesinden sonra pupa yelken son durağımıza vasıl olduk.

 

Notlar:

1 Tekne turu için http://www.ilburchiello.it/en/

2 Villa Pisani http://www.villapisani.beniculturali.it/?lng=en

3 Villa Widmann https://villawidmann.servizimetropolitani.ve.it/en/visiting-the-villa/

4 Villa Foscari (La Malcontenta) http://www.lamalcontenta.com/index.php/en/visit

KEMALETTİN TUĞCU VE YEMEK

27 Haz

1 Mor Soğan

-Pazardan mor soğan alıp bir deneyelim, dedi annem.

Kemalettin Tuğcu’nun bir romanının kahramanı dede, ‘salataya en çok bu bu soğan yakışır’, demişti çünkü.

İlkokullu bıdık bir oğlandım.

Annem Teksas-Tommiks veya Cep Foto okumama kızardı ama Milliyet Çocuk serisi ve Kemalettin Tuğcu romanlarına ses çıkarmaz, hatta onları bizle beraber okurdu.

Mor soğanı denedik ve sevinçle salatanın bir başka olduğunu gördük.

 

2 Kemalettin Tuğcu Romanları

Pekala, dedim, madem mor soğanı okuruna bu kadar güzel anlatmış ve onu etkilemiş, acaba yemek ve mutfak üzerine daha neler yazmış Kemalettin Tuğcu?

Yeğeni Nemika Tuğcu’nun yazdığı biyografiye göre (Sırça Köşkün Masalcısı, Can Yayınları, 2004) yazarın kaleminden basılan en az 304 tane çocuk romanı var.

Vira Bismillah deyip bu romanların içinden 18’ini taradım.

Bunların içinden uygun gördüğüm on tanesini yemek ve mutfak konusundaki içeriğe dikkat vererek okudum (yukardaki fotoğrafta görülenler).

 

3 Kemalettin Tuğcu

1902’de doğup 1996’da ölen inanılmaz üretken yazar Kemalettin Tuğcu, olağandışı tarihsel dönüşümlerin yaşandığı bir coğrafyada yaşayan her kesimden insanın, ama özellikle gariban ve kimsesiz çocukların, hayat mücadelesini anlatmış.

Hesaplarıma göre bütün basılı roman külliyatının yaklaşık % 6’lık bir dilimini incelemiş bulunuyorum (18/304).

Kanaatim o ki Kemalettin Tuğcu romanları yemek ve mutfak konusunda zengin bir maden.

Çünkü o okuduğum on romanın içinde yemek menüleri mi aramazsın, yemek tarifleri, gurme eleştiriler, yemek üzerine kavramlar ve hatta yemek rejimleri mi aramazsın, hepsi var!

 

4 Kemalettin Tuğcu Yazısı.006

Bekçi Baba romanında (Kurtuluş Yayınevi, 1977) seksenini geçmiş, babayiğit yapılı bekçi emeklisi Osman Hızır kurban kavurmasını Mustafa Cemil beye şöyle anlatıyor:

— Komşular sağ olsunlar. Allah kabul etsin. Şe­ker bayramında bu kulübe şekerci dükkânına, Kurban bayramında da kasap dükkânına döner. Şekerleri ço­luk çocuk, gide gele bitirir. Ama et dayanmaz. Bende­niz bütün etleri parçalar kavurur, gaz tenekesine, çöm­leğe basarım. Üzerine erimiş yağ da koydum mu, Al­lah sizi inandırsın senesine kadar dayanır (s. 62).

Bekçi Baba bu sözleri Ahmet Cemil beyin şu ifadesi üzerine söylemiştir:

— Ben umduğumdan daha fazlasını buldum, dedi. İnanın bana, ben bugüne kadar kurban kavurması ye­memiştim. Nereden yiyeceğim, lokantalarda yapmazlar bunu. Yapsalar da beceremezler (s. 61).

Kurban kavurmasını hazırlama incelikleri ve kalitesi hakkında da Bekçi Baba şu değerlendirmede bulunur:

— Haklısınız bey, dedi. Bu lokanta işi değil. Hem her ev kadını da yapamaz. Kurban etini doğraması bile bilgi ister. Eh bunca yıl bu işleri yaptık. Eskiden ben­deniz çok kurban keserdim Yaşlandıkça içime bir acıma duygusu geldi (s. 62).

Kurban kavurmasının saklanmasına ilişkin tarif Hırdavatçı Dede romanının (Erdem Yayınevi, 1991) ana kahramanı hırdavat dükkanı sahibi Tahir Baba tarafından da örneklenir:

Tahir Baba arada bir kalkıyor, tencerede pi­şen kavurmalara bakıyor, olanları bir tenekeye koyuyordu.

Teneke dolunca kuyrukyağını eritti ve tene­kenin üstüne boşalttı.

Tenekeyi bir tarafa kaldırdı (s. 43).

Bekçi Baba romanına geri dönersek  Mustafa Cemil’e kurban kavurması üzerine tatlı olarak sütlaç ikram edilir:

Kavurmadan sonra Ahmet Cemil bey (domatesli) pilavı yiye­medi ama sütlacı çok beyendi. Daha bir kaşık alır al­maz:

— Bunda da bir başkalık var Bekçibaba, dedi. Çok hoş.

Bekçibaba:

— Tanıdık bir sütçü var, dedi. Ara sıra bana ko­yun sütü getirir. Bu süt koyu olur. Ben biraz da süt­lacı dibine tuttururum. Bir iki damla da gülsuyu dam­latınca iş başkalaşır (s. 62).

Tamam, burada soluklanalım.

Kurban kavurması ve sütlaç üzerine alıntıladığım kısımlara bakarak, yemek ve mutfak üzerine eşsiz bir gözlemci ve ağız tadını en küçük inceliklerine kadar bilip nakleden bir edebiyat ustası karşısında olduğumuz konusunda hem fikir miyiz?

5 Lakerda

Söz tariflerden açılmışken Küçük Balıkçı romanında (Kurtuluş Yayınevi, 1980) verilen lakerda tarifini alıntılayalım (s.29):

Halit Efendi torik ve palamut balıklarından lakerda da yapıyordu. Ama dükkanı küçük olduğu için bunlardan az yapabiliyor ve tenekelere basarak arkadaki küçük aralıkta saklıyordu.

Bir iki kendisine yardım etmem için beni çağırmıştı. Ben de kollarımı sıvadım, dilim dilim kesilmiş balıkların kılçıklarındaki sinirleri bir tığın ucu ile çıkardım. Kanları iyice çıkıp yıkama suyu bembeyaz olucaya kadar çalkaladım kuruladık, sonra bir kat tuz, bir kat balık dilimleri olarak tenekelere sıkı sıkı istif edip en üstüne tertemiz bir mermertaş kapattık. Bu taş, balıkları hem bastırıyor, hem de kapak yerine geçiyordu.

Halit Usta bu tenekelerdeki mermerleri kaldırtır ve balıkların salıverdikleri köpük gibi yağları aldırtıp atardı. Bu işi bana bir kaç defa yaptırdı.

Sonunda Halit Usta Kenan’a:

-Kenan, dedi. param pulum yok ki senin geçimine yardım edeyim. İşte sana lakerdacılığı öğrettim. kendi kendine yapabilirsin. Bir balıkçının bunu bilmesi gerekir. Bu işten para da kazanılır hani!

6 Kemalettin Tuğcu Yazısı.008

Küçük Balıkçı romanı ana babası ölmüş iki çocuğun, Kenan ve Nazife’nin, Üsküdar sahilinde olduğunu tahmin ettiğim bir balıkçı köyündeki hayat mücadelesini anlatıyor.

Romanda İstanbul Boğazı balıkçılık kültürü ve adabı doğal ve sade bir dille resmedilmiş.

Boğazda tutulan balık çeşitlerinden tutun da, balığın nasıl avlandığına, balıkçıların ve ailelerinin sosyal dayanışmasından, balık ve deniz ürünlerinden yapılan yemeklere, popüler ve aranan deniz ürünü çeşitlerinden, balıkçılıkta kullanılan malzemelere kadar bir çok ayrıntıyı sevinçle saptadım.

Bakın Kemalettin Tuğcu bir balıkçıyı nasıl tanımlıyor:

Halit Efendi midye dolmasını çok seviyordu. O balıkçıydı ama balık tutucusu değil, balık satıcısıydı. Balıkların her cinsini çok iyi bilirdi (s. 29).

Balıkçı olunca insanın suları, anafor suları, akıntıyı iyi bilmesi ve balığın suyun altında nerede yattığını, hangi kanaldan akıp gittiğini bilmesi lazım (s. 6-7).

7 Çevalye Gerdel

Balığı tuttuktan sonra sunmak veya saklamak için kullanılan gereçlerden çevalye ve gerdel terimini Küçük Balıkçı romanından öğrendim.

Yukardaki fotoğrafta bu gereçler görülüyor.

Gerdel, metal çemberlerle sabitlenmiş bir çeşit tahta kova.

Çevalye için Ahmet Yüksel Özemre Üsküdar Ah Üsküdar isimli kitabında şöyle diyor:

Çevalye (çavalya yahut çavela da denir): balıkçıların balıkları muntazam bir şekilde dizip sergilemek üzere kullandıkları, çapı bir metreden biraz fazla, beş parmak kalınlığındaki dik kenarının bir ya da bir buçuk karışlık bir kısmı, tazeliklerini korumak için ara ara deniz suyu ile sulanan balıkların suyunun dışarı akması için eksik olan, tahtadan dairesel tepsiye delalet eden ama etimolojisi bilinmeyen bir terim. Çevalyeler, balıkçı dükkanlarında, suyun rahat akması için yatay değil 10-15 derecelik bir eğim ile dizilirlerdi. Bu kelimenin etimolojisi bilinmemektedir. (dipnot 88, s. 53)

Bu kelimenin etimolojisine dair Ekşi Sözlük’te rastladığım bir not çevalye’nin İtalyanca’dan gelme olduğunu söylüyor.

İstanbul geçmiş halklarından Venedikliler ve Cenevizlileri düşününce bunun doğru olabileceğini düşündüm, ama Ekşi Sözlük’te yer alan bu bilgiyi otoriter kaynaklardan henüz teyit edemedim.

Araştırmalarım sırasında karşılaştığım bir başka ilginçliği de aktarmadan geçmeyeyim.

Özemre’nin kitabında Üsküdar’ın Balıkçıları ve “Balık Satıcıları” diye bir bölüm var.

Burada Üsküdar balıkçıları arasında önde gelen bir şahsiyet olarak Salih (Celiksu) Reis’ten bahsediliyor (s. 257).

Tuğcu’nun Küçük Balıkçı romanında da balıkçı reisi, kimsesiz babası Salih Reis diye bir karakter var.

Bu karakter bir kurgu mu yoksa hakiki bir şahıstan ilham mı, bilemiyorum.

Ancak bu kısacık, anekdotal inceleme bile Tuğcu romanlarının bir çok açıdan yapılacak araştırmalar için nasıl zengin bir kaynak olduğunu bana kuvvetle hissettirdi.

Bugün Üsküdar semtinde bir sokak Kemalettin Tuğcu adını taşıyor.

8 Kaşarlı Makarna

Makarna, öyle şehriye gibi incecik, sümüklüböcek kabuğu gibi kıvrım kıvrım olmayacak, ortası delikli, pişince kurşun kalem kalınlığında olacak. Buna rendelenmiş kaşar peyniri serpilince artık tadından yenmez olur (Ateş Böcekleri, Ünlü Yayınevi, 1985, s. 6)

Makarna tarifi böyle verilince bu ortası delikli, kalın makarna İtalya’nın hangi yöresindendir, araştırdım.

Malumunuz makarna çeşitleri bakımından İtalya’nın her yöresinde oraya özgü makarnalar var.

Bu çeşitler ve onlardan yapılan yemekler cilt cilt kitaplar dolduruyor.

İtalya’nın kuzeyinde şerit şeklinde makarnalar hakimken, kalın ve delikli makarnayı güneyde görüyoruz.

Fotoğrafta Bucatini ve Macaroni diye adlandırılan makarnalarla yapılmış, domates veya peynir soslu yemekler var.

Yanlış aklımda kalmadıysa çocukluğumda ortası delikli uzun veya kısa makarnayla yapılan yapılan yemeğe düdük makarna derdik.

Ben domates ve peynir yanısıra kıymalı soğanlı makarnayı da severdim.

Yine Ateş Böcekleri romanının anlatıcısı ana kahraman kimsesiz kız Bilge, İstanbul’dan köy yerine taşınmak zorunda kaldığında, yanına sığındığı aileye  yaptığı güzel yemeklerle kendini gösterir.

Bilge yaptığı un çorbası ve ona dair beğeniyi şöyle anlatıyor:

Yemeklerin fazla çeşidi yoktu. Çorba muhakkak bulunuyordu. Buna ben de alışmıştım. Çay yerine sabahleyin bir un çorbası içiyordum. Ama bu çorbayı ben yaptığım zaman yumurta ile terbiye de yapardım. Şerif Efendi:

-Bilge, diyordu. Bu çorbaya senin elin değmiş. ne yaptın buna.

Ben işe el koyduktan sonra herkes kendi tabağında yemeğe başlamıştı (s. 43).

9 Kemalettin Tuğcu Yazısı.013

Yalnızca yemek ve malzeme çeşitlerini tasvir etmekle yetinmez Kemalettin Tuğcu, mutfak rejimlerini de neredeyse bir kuruluş tanıtırcasına ustalıkla hayatın içinden anlatır.

Kuklacı romanında (Damla Yayınevi, 1983) eve gelip yemek bulamayan Recai beyin şikayetine bakalım.

Zümrüt Apartmanının sahibi Recai bey karısı, çocukları, onların eşleri ve bir torunuyla beraber apartmanının geniş bir dairesinde yaşamaktadır.

Durumları hayli iyidir.

Evde yatılı kalan köy kükenli Fatma hanım ailenin yemek ve bakım işleriyle meşgul olmaktadır.

Bir ikindin vakti eve gelen Recai bey:

-Fatma, dedi. ben acıktım, ne vereceksin bana?
Kadın:
-Ne vereyim, dedi, peynir, ekmek, zeytin.
-Yumurta yok mu?
-Vardı ama, Yıldız okuldan gelince acıkmış, onlar istedi. Ona iki yumurta kırdım.
-Peki, bu fasulye piyazının üzerindeki yumurtalar neyin nesi?
-… Calibe Hanım iki yumurta haşlamamı söyledi.
-Aman ne güzel! Bugün başka yemek pişmedi mi? Millet ne yiyecek?
Haşlama et, pilav, karnıyarık var. yarım saate kadar hazır olur (s. 8).

Karın acıkınca açlığı gidermek için hemen hazır olan yemeğin peynir, ekmek, zeytin diye tanımlanmasını not edelim.

Ve akşam yemeği menüsünün de haşlama et, pilav, karnıyarık olarak verilmesine dikkat edelim.

Roman Recai beyin varoluşsal sıkıntısı etrafına kurgulandığı için onu bir kaç sayfa sonra torunu Yıldız’a yakınırken buluruz:

-Kafalar düzelmeyince bu iş düzelmez kızım, dedi. Önce kafaları düzeltmek lazım. Eve geliyorum. İçim bayılıyor, yiyecek arıyorum, bu an iki daireli apartmanın sahibi Recai Efendi’ye peynir ekmekle zeytinden başka bir şey yok. Piyazı üstüne iki yumurta haşlanmış, onlara dokunulmaz. Çünkü damat bey için hazırlanmış (s. 10).

Aynı tartışmanın diğer kahramanlar ağzından sürdürülmesini takip edersek bu kez Recai beyin oğlu Bedri’nin hayırsız damat Hayri beyi eleştirdiğini görürüz:

-Enişte! Artık yemeğini dışarıda ye. Burası lokanta değil. Her gün Fatma kadına yemek ısmarlamak yok. Yok kuzu pirzolası, yok biftek, yok soğanlı yahni… Oh, ne ala memleket! Yalnız sen mi? Biz de öyle. Paşa gönlümüz ne isterse onu ısmarlıyoruz. Bu ailede önüne ne konursa onu yiyen, yemek seçmeyen bir adam varsa o da babam (s. 15).

Hayri bey altta kalmaz tabii:

-Ben canım neyi isterse onu yerim Bedri, dedi.
Bedri Bey:
Tamam, dedi, Öyle yap. Yarınki listeyi öğrenmek ister misin? Bol biberli kuru fasulye, pirinç pilavı, karpuz.
-Desene artık asker ocağına döndü burası. Karavana yiyeceğiz.
-Yiyelim de bin şükredelim. Öbür gün için etli nohut, kaşarlı makarna, taze kayısı. Ama bol bol hıyar sövüş, kıvırcık salata da var (s. 16).

E ben burada Bedri beyin eleştirdiği eniştesinin önüne koyduğu ‘bol hıyar sövüş’ ifadesi üzerine koptum elbette 🙂 .

Dilin incelikli kullanımı ancak bu kadar olur.

Ama bu asker karavanası terimi üzerinde duralım.

Basit kahvaltı ile akşam ziyafeti hiyerarşisi arasında doyuruculuğu, düzeni ve kurumsallığı çağrıştıran bir yemek düzeninden söz ediyor yazar.

İstanbul Sokakları romanında (Kurtuluş Yayınevi, 1977) çocuk kahramanlardan köylü Ömer’in daha önceden geçim sıkıntısını bertaraf etme hayaliyle köyünü bırakıp İstanbul’a gelen ama tutunamayıp perişan olan babası Hasan Dayı’ya şunu söylediğini okuyoruz:

-Baba, burda asker garavanası gibi yimek pişiyor. Bulgurundan, fasulyesinden, patatesine, etli yemeğine kadar hepsi var. Önüne koydukları has ekmekten yi yiyebilidiğin kadar. Kimse saymaz lokmanı. Bakarlar tabağın boşalmış, yapışırlar kepçeye: ‘Ağa uzat tabağını’, derler. Yersin içersin, bakarlar gözüne aç kalmasın diye (s. 54).

Ömer aslında İlyas Balıkçı isimli baş kahramanın yanına sığınmış üç muhtaç çocuktan biridir ve terkedilmiş bir bekçi barakasına sığınmış bu toplama ailenin yüzüne talih gülmüştür.

Arsaya bir aparman inşa edilecektir, otuz kadar işçi için bir şantiye ve mutfak kurulmuştur.

Yemekleri İlyas Balıkçı yapar.

Hasan Dayı uzun zaman açlık ve perişanlık çektiği için beslenmesi gerekir:

Önüne bir tabak etli patates, yarım ekmek koydular. Yedi, pilavı da kaşıkladı (…) Sonra oğlu ona akşam yemeğini verdi. Cızbız köfte, pilav, iki salkım üzüm (s. 51).

Bakımla Hasan Dayı giderek iyileşir:

Şimdi yediğini. içtiğini seviyordu. Öpmek nedir bilmeyen adam ekmeği kokluyor ve içinden gelerek, kundaklı bir çocuğu korkarak öper gibi öpüyordu (s. 76).

Hem dokunaklı, hem umut verici değil mi?

10 Kemalettin Tuğcu Yazısı.014

Kuşkusuz bu aş, yani Kemalettin Tuğcu ve Yemek konusu, daha çok su kaldırır.

Kemalettin Tuğcu toplumun bütün sınıflarını ve katmanlarını konu edinmiş.

Yemek ve Mutfak odaklı bakarsak sosyokültürel değişim perspektifinden gıda yeterliliği kavramına, iç göç olgusundan yemek felsefe ve siyasetine, ansiklopedik yerel mutfak bilgisinden yemek dilbilimine kadar pek çok açıdan çözümleme ve değerlendirme mümkün kanımca.

1970-75 arası ilkokulluydum.

Anneme sordum mor soğanı hangi romanda gördüydük diye.

O Bizim Mahallenin Çocukları romanı diye hatırlıyor.

Bilmiyorum, o romana şu an erişimim yok, doğru mu, mor soğan orada mı?

KAVGA VE DÜZEN

18 Nis

1 Grafik

Ekrem İmamoğlu 17 Nisan 2019 günü İstanbul İl Seçim Kuruluna giderek mazbatasını aldı ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı oldu.

Mazbata 31 Mart 2019 Mahalli Seçimleri sonrasında sayılan oyların il düzeyinde birleştirildiği tutanağa dayanarak yazılan bir belge.

İmamoğlu rakibi Binali Yıldırım’dan 13.729  fazla oy almış.

Yukarıda her iki adayın aldıkları oyları grafikle göstermeye çalıştım.

Görülen iki yeşil cubuk İmamoğlu’nun 4.169.765 oyuna karşılık Yıldırım’ın 4.156.036 oyunu temsil ediyor.

Grafiğin y ekseni 0 ile 5.000.000 arasını göstermek üzere ayarlandı.

Her iki rakibe verilen toplam oy 8.325.801 kişilik bir siyasi gövdeye işaret ediyor ve grafikteki çubukların birbirine göre durumuna bakarsak bu beden neredeyse ortasından ikiye bölünmüş bir görünüm arz ediyor.

Çubukların altındaki resimde kardeş kardeş yan yana duran iki aday kendilerine ait oy çubuklarını işaret ediyor, yani İmamoğlu’nun tepesindeki çubuk onun oy oranını gösteriyor.

Yalnızca grafiğe bakarak bu iki yarışmacıdan birini nasıl seçtik ben algılayamadım.

Doğru, fark onbinler seviyesinde ve seçim mantığına göre 1 oyluk farkın seçilmeye yettiğini biliyorum, ama çubuklar niye birbirinin aynı görünüyor?

2 Weber-Fechner_law_demo_-_dots

Psikolojik algı ile maddi gerçeklik arasındaki bağıntıları inceleyen psikofizik alanına merak salarsanız size ilk derste Weber-Fechner kanununu (1860) öğretirler.

Maddi gerçeklikteki bir farkı belli bir noktadan sonra fark edemeyebiliriz.

Örneğin, yukarıdaki resime bakarsak, soldaki 10 noktalık ve 20 noktalık kareler arasındaki fark 10 nokta, sağdaki 110 noktalık ve 120 noktalık kareler arasındaki fark da 10. Soldaki karelere bakınca hangisinde 10 nokta daha fazla var kolaylıkla teşhis edebiliyoruz, ama sağdaki iki kareyi kıyaslayınca arada 10 nokta fark olmasına rağmen fazlalık olan hangisidir üzerine yazılmasa ilk bakışta bilmek güç.

5 604px-Cain_kills_Abel

İstanbul seçim sonuçlarındaki siyasi gerçekliğin altında nasıl bir efsane yatıyor diye düşündüm.

İki rakip takım birbirleriyle kıran kırana güreşmiş ve 17 gün sonunda bir hakem bir tarafın sayıyla kazandığına karar vermiş.

İki kardeşin, Habil’le Kabil’in, kavgası aradığım anahtar olabilir mi?

Hani şu çiftçi Kabil’in çoban Habil’i öldürme vakası.

Elbette 21. yüzyıl koşullarında cereyan eden bir seçim sürecini tarafların birbirini boğazladığı bir kıyımla özdeşleştirmemiz saçma ama altta yatan gerilimi mecazi anlamda bir kardeş katli (fratricide) imiş gibi kurgulayabiliriz.

6 Remus kills Romulus

Düzen başlatıcı bir olgu olması hasebinde bir kardeşin diğerini öldürmesi efsanesi Roma Devletinin kuruluşu için anlatılır.

Dişi bir kurdun beraber emzirip büyüttüğü kardeşlerden Remus, Romulus’u katleder ve tek başına iktidarı kuşanır.

İki liderden birini öne çıkarmak üzere yapılan yarışma birbirine çok yakın oy oranları ile sonlanınca kaçınılmaz bir fratricide sıkıntısı ortaya çıkıyor.

Seçimi bir aday kazanacak (sağ kalacak), diğeri kaybedecektir (ölecektir).

Sonuçta muazzam bir kavga olur, kavganın esası bir adalet arayışıdır, yani kazanan hakkıyla kazansın, kaybeden hakkıyla kaybetsin.

Kavga sürecinin sonunda bir karar verilir, bu karar uzlaşıyı temsil eder.

Bu sürecin tamamına adalet diye itibar edilir, adalet tecelli ettikten sonra bunun üzerine mülk inşa edilebilir.

7 8383_4

Çağan Irmak’ın başyapıtı Mustafa Hakkında Herşey (2004) fratricide hakkında gördüğüm en esaslı filmlerden biri.

Mustafa, bir trafik kazası sonrası ölen karısı Ceren’in aynı arabadan sağ çıkan taksici Fikret ile kendisini aldattığını öğrenince trajik bir öfkeye kapılır, intikam amacıyla Fikret’i öldürmeye kalkışır.

Bütün bu süreçte çocukken yastıkla boğarak öldürdüğü özürlü ağabeyinin hatırası canlanır.

Seferihisar’daki fakir evleri babasızdir.

Mustafa belki kayıp babayı eve geri getirtmek veya kendine olan kısıtlı alakayı bölüşmemek için hasta biraderini hayattan dışarıya iteler.

İmamoğlu’nun takımı ile Yıldırım’ın takımı aynı gemide tayfalık yapıyor.

Beraberce oluşturdukları bütüne baktığımızda kaderleri ve çıkarları  bir birlik görünümü arz ediyor, ancak siyasi gerçeklik bir ikilik yansıtmaktadır.

Kutuplaşma diye yakınılan bu karşıtlık bir hastalık gibi anlaşılır çoğu kez ve rahatsızlık tedavi edilmek istenir.

Bu durum kanımca bir hastalık değil büyük bir enerjinin sıkıştığı bir fay hattıdır.

Daha şekillendirmek gerekirse, batılılaşma/laiklik ve muhafazakarlık/islamcılık takımları arasındaki rekabet aslında Türkiye’nin ana motorudur.

8 Hieros Gamos Bitik Vase

Hitit döneminden kalma vazonun üzerindeki motiflerden biri kutlu evlilik (hieros gamos) üzerine.

Karı koca gerdek halinde karşı karşıya duruyorlar.

Birbirini tamamlayan iki kişi kendileri kalarak birleşiyor.

Ve tabii ki ben kavga etmeyen karı koca duymadım şimdiye kadar.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

DELİKANLIM YEMEK YAPMAYI ÖĞREN

15 Nis

1 (22)

Yemek yapmayı öğren, çünkü ömrün boyu acıkacaksın, her gün yemek yiyeceksin.

1 Çay

Yemek yapmak kolay, hepimiz yemek yapabiliriz.

1 (3)

Bu bir beceri, hayatta kalmanı sağlar, seni sağlam yapar.

1 (6)

Cemal Süreya kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı der.

1 (7)

Hakikaten, bir saat canım sıkılmasın dersen, sofra bunun tam yeri.

1

Mutluluk ve huzur hepimizin hakkı, hayatın tadını çıkarmak elimizde.

1 (13)

Güzel tadları yavan tadlardan ayırmak elimizde.

1 (21)

Güzel yemek yaptın, al işte sıkıntın gitti.

1 (11)

Yemek yap delikanlım, öğren ve memnun et.

1 (16)

Şunu hiç mi yaşamadın: tek kişilik bir sofra misafirle şenlendi.

1 (14)

Dinle, her yemeği yaparım dersin, ama her şey kolay değil.

1 (9)

Zahmetli yemek hayal kırıklığı yaratabilir.

1 (20)

İlk yapılan güzel olmuyor, ustalık diye bir şey var.

1 (10)

Öyleyse, yemek yapmaya kolayından başla.

1 (12)

Yumurtadan başla, makarnadan, salatadan.

1 (5)

Ve her yemeğe özen göster.

1 (1)

Pişirirken şarkı çığır, zahmet azalıyor.

1 (17)

Tarife kafayı takma, ama tarifsiz de kalma.

1 (15)

Dünyanın bir ucunda ne yerler merak ettin mi?

1 (8)

Her yemek bir ilham kaynağı, bir yenilik.

1 (19)

Sofraya şaşırmak için otur, yemek sürpriz dolu.

1 (4)

Karnın nasıl doyuyor, hep düşün.

1 (2)

Balığı nasıl tuttun, sofrayı nasıl kurdun?

 

 

 

 

CUMHURİYETTE MÜTHİŞ BİR BAHAR

5 Nis

2019 yerel seçimlerinin sonuçları nerdeyse 1 Nisan şakası gibi önümüze düştü, ama çıkan sonuca şaka diyemedik.

Özellikle 31.000+ sandıklı İstanbul’da konu ciddi.

Seçmen iradesinin nasıl tecelli ettiğini anlamak için hukuk yoluna başvurmak gerekti.

Problem, Binali Yıldırım ve Ekrem İmamoğlu’nun aldığı oy oranları arasındaki farkın küçük olması.

Fark binde 6.

Bu 20-30 bin arası bir oya karşılık geliyor.

Ancak her iki adayın 4 milyon küsur oy aldığını hesaba katarsak kimin galip geldiğini saptamak kolay değil.

Evet, prensipte demokratik yöntem bir oy farkla bile bir adayın kazanmasını öngörüyor.

Yani 4.000.000 oya karşı 4.000.001 oy alan aday seçimi kazanmıştır.

Ama bu ölçümü başarabilmek o kadar kolay değil.

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) 2000 yılı Başkanlık seçimlerinde bütün siyasi sistemi iliklerine kadar sarsan bir imtihan yaşadı.

Amerikan seçim sisteminin özellikleri nedeniyle yalnızca bir eyaletten çıkacak sonuç belirleyici olabiliyor.

Demokrat Al Gore ile Cumhuriyetçi George W. Bush arasındaki yarışta kimin kazanacağı Florida eyaletinin oy sayım sonucuna kilitlendi.

Florida’da oylar yeniden sayıldıktan sonra iki aday arasında tescillenen oy sayısı farkı 537 idi.

İtirazlar durmadı.

Çözüm hukuk yolundan geldi.

Seçimin galibi Yüksek Mahkeme’de yapılan oylama sonucu 5-4 George W. Bush oldu.

Amerika’nın geçirdiği imtihan cumhuriyet rejiminin temelinde yatan kurucu ilkelerin sorgulanması olarak anlaşılabilir.

Modern devlet anlayışına göre bir cumhuriyeti kuran temeller yolsuzluk korkusu ve erdemli vatandaş arzusu üzerinde yükseliyor.

Bir başka deyimle modern bir cumhuriyette şu iki didişme hep var.

Ya olay bir yolsuzluk olmasın, hak geçmesin şeklinde bir kavga, ya da vatandaş ahlaklı, katılımcı ve özverili olsun şeklinde bir çağrı.

Bir seçim sonrasında sonuçlara ilişkin itirazların temelinde yolsuzluk kontrolü prensibi yatıyor: hak geçmesin.

Seçimlere katılımların yüksek olmasına gayret etmek erdemli davranan yurttaş sayısını maksimize etmeğe çalışmak olarak anlaşılabilir: haydi herkes sandığa!

Yani yüzde 84 katılımlı İstanbul seçimi hakkında çıkacak adil karar rejimin temel ilkelerini sınamak anlamına geliyor.

Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu’nun bakiyesidir.

Osmanlı Devleti’nin 19. yüzyılda uzun süren çileli çöküşü boyunca gerek iktidar gerek aydınlar arasında bir kurtuluş formülü arandı.

Bu formül İslamcılık, Türkçülük ve Garpçılık akımlarının işaret ettiği gerilimleri çözmeliydi.

O zamanki iktidar en önemli fay hattının İslamcılık ve Garplılaşma arasında olduğunu saptadı.

Bu nedenle memleketi diriltecek siyasetin din ve fen diye kristalize edeceğimiz bir eksen üzerine inşa edilmesini düşündü.

Rejim anayasal monarşi ile son buldu.

Yeni kurulan devlet kendini cumhuriyet olarak 1923’de beyan etse bile demokrasiye geçiş 1946’ya kadar beklemek zorunda kaldı.

Memleketi yükseltecek kampanyanın temel formülü artık yalnızca fen diye özetleniyordu.

İslamcılık ve Garplılaşma arasındaki gerilim yeni rejime bir kavga olarak miras kaldı.

1946 seçimleri için şaibeli deniyor, cumhuriyet rejiminin kurucu ve tek partisi hile yapmış.

Demokratik sistemin müsaade ettiği yeni parti günahıyla sevabıyla 1960’lara kadar gelebildi, ama liderinin yok edilmesine engel olamadı.

İşte deniyor ki demokrasiye geçiyoruz derken 1946-1961 yaşanan travma halk kesimlerinde derin bir güvensizliğe ve haksızlık algısına sebep olmuş.

Oysa halk Kurtuluş Savaşında gösterdiği muazzam özveri nedeniyle en azından erdemli vatandaş kategorisinde kendine rejimde dayanak bulabiliyordu.

1961’den sonra yakın tarih bize askeri darbeler, siyasi çalkantılar ve giderek artan bir kutuplaşmayı anlatıyor.

2000’li yıllardan itibaren ilginç bir şey oldu.

Bu haksızlığa uğruyorum diyen kesim siyaseten iktidara geldi.

2002’den bu yana günahıyla sevabıyla iktidar oldular.

Şu an iktidar ellerinde iken önlerinde İstanbul’u kim kazandı sorusuna yanıt verecek bir imtihan duruyor.

Eğer Ekrem İmamoğlu kazandı denilebilirse bu cumhuriyet için bir milat olur.

Yani 2019 baharı sancılı mancılı ama büyük bir fırsata gebe.